Bu makale, on sekizinci yüzyılda apersepsiyon kavramının ortaya çıkışı ve gelişimi bağlamında kavramın tarihsel arka planını ele almakta ve Immanuel Kant’ın apersepsiyon yaklaşımını anlamak açısından önemine vurgu yapmaktadır. Leibniz’in felsefe literatürüne kazandırmasının ardından Christian Wolff, Johann Nikolaus Tetens ve Jean-Bernard Mérian gibi tanınan ve tanınmayan düşünürler tarafından farklı biçimlerde ele alınan apersepsiyon, on sekizinci yüzyıl içerisinde olgun ve sistematik bir çerçeveye kavuşmamış bir kavram olarak kalır. Bu makale, söz konusu olgunlaşmamışlığın Kant’ın düşüncesine de yansıdığını ileri sürmektedir. Bu iddiayı görünür kılmak için Leibniz’in apersepsiyonun algının bilincinde olma durumu olarak ele alışı, Wolff’un empirik psikoloji bağlamında bilinç ve refleksiyonla ilişki içinde değerlendirmesi, Tetens’in ayırt etme ve düşünme faaliyetiyle bağlantısını öne çıkarması ve Mérian’ın apersepsiyonu kökensel bir yeti olarak temellendirmesi karşılaştırmalı bir biçimde incelenecek ve Kant’ın özellikle transendental apersepsiyon kavramı analiz edilecektir. Kant her ne kadar empirik ve transendental apersepsiyon arasında ayrım yapsa ve empirik apersepsiyon bu ayrımda daha anlaşılabilir olsa da transendental apersepsiyon önemli ölçüde muğlak kalır. Kant’ın Saf Aklın Eleştirisi ile sınırlı tuttuğu ve biliş ve deneyimin zemini olarak ele aldığı transendental apersepsiyonu yeteri kadar açık ve detaylı bir şekilde incelememesi ise kavramın günümüz literatürüne dek uzanan derin ve çözümlenemez tartışmaların odağında kalmasına neden olur. Bu nedenle bu makale, transendental apersepsiyona ilişkin problemlerin tarihsel bir çerçevede ele alınması ve bu çerçeve içinde Kant’ın yaklaşımında ortaya çıkan sorunların incelenmesi gereğine işaret edecektir.
Selda Salman (Tue,) studied this question.
Synapse has enriched 5 closely related papers on similar clinical questions. Consider them for comparative context: